Evde Kal & Makale Oku

TÜRK HUKUKUNDA SÖZLEŞME VE AHDE VEFA (PACTA SUNT SERVANDA)

Türk Borçlar Kanunu’nun 1. maddesine göre sözleşme; tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulan bir hukuki işlemdir. Bir sözleşmenin kurulabilmesi için tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamaları gerekmektedir. Belirtmek gerekir ki, borçlar hukukunda fertlerin “irade serbestesi” prensibi hâkimdir.[1] Kısacası taraflar, kanuna, ahlaka, kişilik haklarına ve kamu düzenine aykırı olmamak kaydıyla sözleşmenin içeriğini belirleme etkisine sahiptir. Tarafların sözleşme yapıldıktan sonra o sözleşme ile bağlı kalmasına ise “ahde vefa” ilkesi denilmektedir.

Ahde vefa ilkesi; sözleşmeler hukukuna hâkim olan en önemli ilkelerden birisi olup, sözleşme ve akdi sorumluluk gibi pek çok  hukuki kavramın temelinde bu ilke yer almaktadır. Bu ilkeye göre, sözleşmenin tarafları her durumda sözleşmeye riayet etmeli ve ona sadık kalmalıdır. Ahde vefa ilkesi uyarınca taraflar arasındaki hukuki güvenliğin sağlanması amacıyla sözleşme hükümlerine riayet edilmesi temel amaçtır.

Ahde vefa ilkesi (pacta sunt servanda) gereği borçlu edimini üstlendiği şekilde, bir başka deyişle sözleşmeye bağlı olarak ifa etmekle yükümlüdür. Ancak ahde vefa (sözleşmeye bağlılık) ilkesi “Herkes hakkını kullanırken iyiniyet (dürüstlük) kurallarına uymakla yükümlüdür, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” ilkesini getiren TMK 2. madde düzenlemesi ile sınırlı olarak uygulanmalıdır.[2]

Ahde Vefa ilkesi uyarınca, sözleşmenin tek taraflı olarak sonlandırması mümkün değildir. Bu durumda sözleşmeyi fesheden taraf karşı tarafın zararlarını karşılamak durumundadır. Yine ahde vefa kapsamında sözleşme koşulları tek taraflı olarak değiştirilemez.

AHDE VEFA İLKESİNİN İSTİSNALARI

  • Aşırı İfa Güçlüğü       : Aşırı ifa güçlüğü Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesinde düzenlenmiştir.

MADDE 138- “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.”[3]

Belirtmek gerekir ki, aşırı ifa güçlüğü maddi ya da manevi nedenlere dayanabilir. Sözleşmenin edimleri arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallerde (savaş, ekonomik krizler, aşırı enflasyon, devalüasyon, salgın hastalıklar vb.) tarafların artık o akitle bağlı tutulmasının adaletsizliğe yol açacağı ve sözleşmeye Türk Medeni Kanunu’nun madde iki uyarınca hakimin müdahalesinin istenebileceği düzenlenmiştir. Uyarlama noktasında vurgulanması gereken önemli bir husus, uyarlama için ilgilinin mahkemeye müracaat etmesi gerektiği ve uyarlamanın hâkimden talep edileceğidir. Bu husus Yargıtay kararları ile de ortaya koyulmuştur. Yargıtay kararlarında “Sözleşmenin kurulmasından sonra değişen durumda, sözleşme şartlarına göre borcun ifasının talep edilmesi dürüstlük kuralına aykırı düştüğü takdirde, borçlu sözleşmenin ya yeni şartlara uyarlanmasını veya sona ermesini isteyebilir.” şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır. Aşırı ifa güçlüğü, sözleşmeye bağlılık ilkesinin bir istisnasıdır ve “işlem temelinin çökmesine” ilişkindir. Aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli, TMK 2. maddesinde öngörülen dürüstlük kuralıdır.[4]

  • İfa İmkansızlığı          : Türk Borçlar Kanunu’nun 136. maddesinde düzenlenmiştir.

MADDE 136- “Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır. Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür.”

İmkânsızlık kavramı doğal bir olaydan, maddi veya hukuki bir sebepten kaynaklanabilir. Yargıtay 3. HD. 2013/10595 E.- 2013/12801 K.- 17.09.2013 tarihli kararında bu hususu belirtmiştir. İlgili karar uyarınca; imkânsızlığa konu olayın tarafların kontrolü dışında gelişip gelişmediği önemlidir.[5]

Kısmi İfa İmkânsızlığı; Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır. Kısmi imkansızlıkta borcun bir kısmı imkansız olmaktadır.

Geçici İfa İmkansızlığı/Sürekli İfa İmkansızlığı; Yargıtay kararları ve doktrin uyarınca kabul edilen geçici imkansızlık halinde, sözleşmenin, tarafların o sözleşmeyi yapmadaki amaçları dikkate alınarak belirlenecek makul bir süre (Yargıtay kararlarında belirtildiği şekliyle akde tahammül süresi) ayakta kalacağı ancak edimlerin talep edilmeyeceği savunulmaktadır.  Ancak, akde tahammül süresinin aşılması ve geçici ifa imkansızlığı halinden kaynaklanan belirsizliğin, taraflardan biri için beklenemeyecek bir hal alması durumunda artık sürekli ifa imkansızlığı söz konusu olmaktadır. Bu durumda ise sürekli ifa imkansızlığı hükümleri gereğince sözleşme kendiliğinden sona erecektir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, buradaki makul süre taraflarca kararlaştırılmaktadır.

Yakın zamanda tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19’un yarattığı ticari hayatta yarattığı etkiler taraflar arasındaki sözleşmelerde bir takım sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar neticesinde ise mücbir sebep, aşırı ifa güçlüğü, ifa imkânsızlığı ve uyarlama davaları gibi konular sıkça gündemde gelmeye başlamıştır. COVID-19 tüm dünyada “pandemi olarak kayıtlara geçmiş bir salgın hastalık olup, salgın hastalıklar yerleşik Yargıtay kararları uyarınca mücbir sebep sayılmaktadır. Yargıtay kararlarında, mücbir sebep iddiası değerlendirilirken, ilgili olayın tüm ülke genelinde benzer hukuki ilişkileri etkilemesi ve tarafların tacir olması gibi kriterinin de dikkate alınması gerekmektedir. Ancak, mücbir sebebin beklenmeyen hal ile karıştırılmaması önem arz etmektedir. Beklenmeyen hal daha sınırlı olup, mücbir sebep daha mutlak daha geniş ve mutlaktır.

Bu kapsamda ilk olarak her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirme yapılmalı ve ona göre sonuca ulaşılmalıdır. Özellikle beklenmeyen hal, mücbir sebep, ifa imkânsızlığı ile aşırı ifa güçlüğüne dayalı uyuşmazlıklar yeni normal hayatta çözümlemeye çalışacağımız konular arasında yerini alacaktır. Bu konulara ilişkin detaylı bilgiye “beklenmeyen hal, mücbir sebep, pandemi ve sözleşmelere etkisi” hakkındaki makalemizden ulaşabilirsiniz.


[1] OĞUZMAN, ÖZ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt-1, s.24

[2]Gülmelahat DOĞAN, AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜ NEDENİYLE SÖZLEŞMENİN DEĞİŞEN KOŞULLARA UYARLANMASI, s.10

[3] 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu

[4] Yargıtay 13. H.D.12.2.1981, 147/932

[5] Yargıtay 3. HD. 2013/10595 E.- 2013/12801 K-17.09.2013 T.


DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN MAKALE YAZARINA DANIŞABİLİRSİNİZ

Yalçın & Toygar Hukuk Bürosu

Kabatas-Setustu, Inebolu Sok. No:25 Ada Apt. D.11 34427 Istanbul

+90 212 293 09 09

Email : info@yttlaw.com

www.yttlaw.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir